10 Haziran 2009 Çarşamba

ahmet kaya

Celal BAŞLANGIÇ / Radikal

Gittiği 'yıldızlar ve çiçekler' ülkesinden, son şarkılarından oluşan 'Hoşçakalın Gözüm' kasediyle geri döndü Ahmet Kaya. Sürgün yıllarında yaptığı 'Siz Yanmayın' şarkısında yurtdışında kendisinden 'merhaba'yı esirgeyen dostlarına sitem ediyor

Celal BAŞLANGIÇ

'Masum bir türkü, hazin bir öyküydü onun payına düşen' diye yazılmıştı. Türküye kesmiş bu hazin öykü Adıyaman'ın Malatya'ya bağlı bir ilçe olduğu yıllardan başlıyor. Aile Adıyamanlı. Sonra Malatya'ya yerleşmiş. Babası mensucat işçisi. O beş kardeşin en küçüğü.
Ortaöğrenime kadar Malatya'da geçen yıllar, bir plakçının tezgâhtarlığında sattığı Ruhi Su 45'likleri ve uzunçalarları, onları satın almaya gelen 'uzun saçlı ve paçası geniş pantolonlu gençler' yani Dev-Gençliler, kendi adlandırmasıyla 'Su'cular', onlara duyulan sempati, oturmalarına, kalkmalarına, dinlediği şarkılara, okuduğu kitaplara özenmeler...
Sonra İstanbul yılları... Tamamlanan orta öğrenim, Türkiye'nin 12 Eylül öncesi çalkantılı döneminde gelişen toplumcu düşünceleri... Saz çalmalar, koro yönetmeler,
beste yapmalar...
O yıllarda Ruhi Su ile tanışır. "Arkadaş da saz çalıyor" derler Ruhi Su'ya. O da üstadın 'Mahsus Mahal'ini okur. Tam türkünün ortasında sazının sapını tutar Ruhi Su, "Bağlama böyle döver gibi çalınmaz" diye. Çok saygısı vardır Ruhi Su'ya ama bu davranışına da bozulur. "Keşke engellemeseydi, yasaklamasaydı da doğru yönlendirseydi" diye düşünür ve bu yüzden olsa gerek, onun muhalif kişiliğine tam da uygun bir davranışla ilk profesyonel konserinin adını 'Bağlama Böyle de Çalınır' koyar.


Şarkıdaki sakıncalı yer

Üniversite konserlerinde, devrimci gecelerde sahneye çıkar hep. Elinde besteleri vardır ama kasedini bir türlü çıkartamaz. Götürdüğü plakçılar hep "Bu ne? Halk müziği değil, pop müziği değil, Türk sanat müziği değil. Bu şarkıların ne olduğu belli değil. Ben bunu çıkartmam" der. Bir türlü yayınlatamaz kasedini. Sonunda bir arkadaşı fotoğraf makinesini satar, biraz da annesinden borç alır ve ilk albümünü hazırlar. Bir plakçı da hiçbir ödeme yapmadan çoğaltmayı kabul eder.
Ama kaset toplatılır. Çünkü ilk kasedinin içindeki bir parçada, 'Çok uzakta öyle bir yer var/O yerlerde mutluluklar/Bölüşülmeye hazır bir hayat var' sözleri yer almaktadır. Mahkeme, "O yer de neresi" diye sorar ve o yerin hiç de iyi bir yer olmadığını düşünerek ilk kasedini yasaklar. Ancak 'Danıştay kararıyla' kaset piyasaya yeniden çıkabilir. Bu yüzden de büyük ilgi görür. İstemeden de olsa ilk kasedini yasaklayanlar büyük bir reklam yapma fırsatı vermişlerdir ona.
1985'li yıllar. Bir yandan cezaevlerinden tahliyeler başlıyor yavaş yavaş. Çocukları cezaevinde olan aileler örgütleniyor. İnsan Hakları Derneği kuruluyor. Bir yanda 12 Eylül'ün süren korkuları, diğer yandan türküleriyle başkaldıran bir türkücü var. O yıllarda, 'Beni buralarda arama anne' diye sesleniyor. Cumartesi Anneleri'nin kayıp çocukları için alanlara çıkması onun dilinde, 'Beni Bul Anne' türküsüne dönüşüyor. Hep Türkiye'nin toplumsal gidişatının nabzını tutan, paralellikleri yakalayan bir sanatçıdır o. Konserleri yasaklanır, izin verilen konserleri öncesi gözaltına alınır, hırpalanır, konserlerine iki saat geç de olsa gözaltından çıkıp düğmesi kopartılmış gömlekle de olsa yine çıkar sahneye. O bir isyankârdır, türküleriyle, dokunaklı sesi, insanın duygularını yakalayan müziğiyle başkaldırının
bir başka adıdır.
1999'un Şubat'ı gelmiştir. Bir ödül gecesi vardır İstanbul'da. Ona da ödül vermişlerdir.
Sahneye çıkar, ödülünü alır ve "Bir tane Kürtçe şarkı okumak istiyorum, ona bir de klip yapmak istiyorum" der. İşte o anda olan olur. Anında bir linç ortamı yaratılır.
"Bölücü" diye üzerine yürümeler, bir orgazm halinde "10. Yıl Marşı" okumalar, ertesi gün gazetelerin başlıkları, televizyonların haberleri... Sanki McCarthey'cilik hortlamıştır.
Birkaç gün sonra bir gazete manşet atar "Olmadı gözüm" diye. Berlin'de bir konser vermiştir. Arkasında bir harita ve haritanın üzerinde Abdullah Öcalan'ın fotoğrafı vardır. Devlet Güvenlik Mahkemesi hemen harekete geçer. Hem ödül gecesinde söylediklerinden, hem de 1993'te Berlin'de verdiği iddia edilen konserden dolayı gözaltına alınır, dava açılır.
Çevresindeki herkes şaşırmıştır. En çok şaşıranlardan biri de eşi Gülten'dir:
"1993 yılında Berlin'de bir konser verildiği iddiası var. O yıl böyle bir konser vermedi. Pasaportundaki giriş çıkış damgalarına baktık. Orada da görünmüyor. Görünen bir tek 1994 yılında Berlin'de Alevi Esnaflar Birliği için verdiği bir konser var. Ona Türkiye'den başka sanatçılar da katılmış. O da açıklamadı o sanatçıların ismini, ben de açıklamayacağım. Ama bu örgüt dünyanın her yerindeki Alevilerin meslek kuruluşu. Politik bir yanı yok. Yani Öcalan'ın resmi orada asılı olamaz. Olsa bile bir sanatçı salonun dekorasyonundan, güvenliğinden sorumlu olamaz. Alevi Esnaflar Birliği'ne bir yazı yazdık. Onlar da mahkemeye kendi kaşeleri, antetli kâğıtları ile bir yazı göndererek meslek kuruluşu olduklarını, PKK ile bir ilgilerinin bulunmadığını bildirdiler. Bu yazı mahkeme dosyasına girdi. Basına da dağıtıldı. Ama hiçbir şekilde bu haber basılmadı. Bir de 1993 yılında böyle bir 'bölücü' görüntü altında konser verdiğini iddia ettiği sanatçıya aynı gazete 1994 yılında da ödül vermiş. En büyük çelişki, sesini halka ulaştıramadı tüm gerçekleri mahkemede tek tek açıklamasına karşın. Gazeteciler duruşmayı izlediler, yine de yazmadılar."


Yalan haber bombardımanı

Yurtdışına bir turne yapması gerekiyordu şubat ayında ama bu olaylar olunca, turnesini bahara ertelemişti. Bahar aylarına da DGM duruşmaları rastladı. Konserlerini yaza erteledi. Bu sırada DGM yurtdışına çıkış yasağı koymuştu. İsteği üzerine mahkeme çıkış yasağını kaldırdı. O da bir
elinde sazı, diğer elinde küçük bir çantası, yasal pasaportu ve vizesiyle yurtdışına
çıktı. Gerisini eşi Gülten'den dinleyelim:
"Avrupa'da konserler verirken öyle yalan haber bombardımanı başladı ki, her konserinden sonra bir yalan haber yayımlanıyordu aleyhinde. Adeta bilerek geri dönmesinin yolları kapatılıyordu. Çünkü iki seçenek sunuyorlardı. Ya geri dönecek cezaevinde yaşayacak. Ya da Avrupa'da sürgünde yaşayacak. Orada kalmayı tercih etti."
Açıklamalar gönderir, yalan haberleri tekzip eder ama yine de sesini duyuramaz. Bu sırada davalar peş peşe açılmaktadır. O da kullanabileceği tek kürsüyü kullanıp Medya TV'ye çıktı, aleyhinde çıkan bütün haberleri
yalanladı. Ama o da gerekli yerler tarafından
duyulmadı. O artık Avrupa'da bir sürgündü. Eşi Gülten'e göre bu topraklar dışında yaşayabilecek en son kişiydi o.


Kaktüs kilde yaşamaz

"Türkiye kumlu bir toprak. Kaktüs bitkisi kumlu topraklarda var olur. O bir kaktüstü. Dikenleri olan bir kaktüs. Dikenleri zaman zaman birilerine batan bir kaktüs. Onu kumlu topraktan alıp kaktüs olarak killi toprağa diktiler. Orada var olamadı. Olamazdı da."
Yaptığı beş yıllık planları Türkiye'de kalmıştı. Pir Sultan Abdal'ı, Dadaloğlu'nu çıplak bağlama ile yeniden yorumlayacaktı, Kurtuluş Savaşı Destanı'nı besteleyecekti. Kendi stüdyosunu kurmuştu. Hatta Türkiye'ye döner dönmez dokuz parçası hazır olan bir kaset çıkartacaktı.
Kendisiyle söyleşi yapan gazeteciye "Her an Türkiye'ye gidebilirim" diyordu "Şimdi şu
röportaj biter bitmez bile gidebilirim. Herkes benim gemilerimi yaktığımı düşünüyor ama ben bir kenara küçük bir sandal bağlamış durumdayım. Bir gecede sandalın iplerini çözerim ve karanlık sularda Türkiye'ye doğru yol alabilirim. Hiçbirinizin haberi olmaz."
Ama daha fazla yüreği dayanmadı Ahmet Kaya'nın. Bir anda eşi Gülten Kaya'nın deyişiyle 'yıldızlar ve çiçekler ülkesi'ne gitti bir kasım sabahı. Ama şimdi, son şarkılarından oluşan albümüyle yeniden karşımızda Ahmet Kaya. Bize "Hoşçakalın Gözüm" diyor. Aslında bu bir yeniden merhaba.
Kasedin sürgünle başlayıp ölümle biten bir konsepti var. Yurtdışındayken yaptığı tek bir parça albümün açılışını yapıyor. Adı 'Siz Yanmayın'. Bu parçasında, yurtdışında yaşadığı yalnızlık günlerinden kalma bir kırgınlığını da dile getiriyor Ahmet Kaya:
"Burada, bu şarkımı söylerken, benim Türkiye'de yaşadığım çok zor günlerde, bir merhabasını istediğim, fakat o merhabayı benden esirgeyen, ulusal anlamda bu kaderi paylaştığım, bütün arkadaşlarıma ve dostlarıma ince bir sitemdir... Umarım bunu anlarlar."
Herkesin Ahmet'i Sanki başına gelecekleri daha yurtdışına çıkmadan biliyordu da o yüzden 'Ya beni sararsa/Memleket hasreti' diye sormuş, 'Nedir bu başımdaki felaket/Kırk yıldır sefalette bu Ahmet/ Kefenimi alın, dikin bir zahmet/ Gömün beni, gömün beni bir başıma' demiş.
Albümde bir de mektubu var Ahmet Kaya'nın.
'Yıldızlar ve çiçekler ülkesi'nden göndermiş:
"Ben, kendisini 'Dünyalı' gören diğer bütün insanlar gibi ulusal ve kültürel kimliğimi gururla ve inatla savunurken, aidiyetimi bilmek istedim. Ben, hâlâ kayıp ya da tamamen yitirilmiş evlatlarını göğüslerinde taşıyan her bir anneye, tepeden tırnağa oğula ve kıza kesmiş bir ülke vermek istedim.
Ben, dört duvar arasında darda kalanlara hep güneş olmak istedim. Sokakta dövülen üniversiteliye, başörtülüye, memur ve işçiye aynı yaşlı gözlerle bakarken, herkesin Ahmet'i olmak istedim. Ben demokrasiyi, barışı, kardeşliği ve insanlığa yakışan diğer bütün değerleri sevdim. Ben dünyadaki bütün halkların kol kola girip devasa bir halaya durabileceği hayalleri kurdum ve 'Türkiyeli Kürt Ahmet' olmaktan gurur duydum.
Bunda ısrarla kötü olan bir şeyler arayanlara inat, bunları yaparken bütün gücümü sizlerden ve şarkılarımdan aldığım için alnım o kadar açık ki... Sevgili Yusuf'umun yazdığı gibi 'sizlere yüzyıllardır
sesini kaybetmiş bir türkü söyleyecektim'. Bu türkü değil, bu türküden korkanlar kalbimi o kadar yordular ki... Neyse, nasılsa yine yazarım sizlere... Şimdilik Hoşçakalın gözüm! Hoşçakal ey sevgilim Türkiye!"


Artık Kürtçe klibi de var

Yeni bir de klibi var artık Ahmet'in. Hani o "Yapacağım" dediği için linç edilmek istendiği Kürtçe türkü var ya, onu da yapmış Ahmet. Hem de "Yapacağım" dediği klibiyle birlikte. Sözü ve müziği Suriyeli ozan Xoşnaw Tilli'ye ait. "Çeşmeler akıyor/Kervan gidiyor" diye başlıyor sözleri, "Söyle anne ve babaya/Yol gözleyen sevgiliye/Geleceğim/O gün gelecek" diyen bir özlem türküsü. Ahmet'in çok istediği gibi artık bir Kürtçe şarkısı ve o şarkının bir klibi de var.
İnternetteki sitesine interaktif olarak girip aralarında konuşanlar Ahmet'in aslında ölmediğini, Fransa'daki Pere La Chaise Mezarlığı'nda yatmadığını, saçlarını kestirmiş ve zayıflamış olarak kısa bir süre sonra Türkiye'ye döneceğine inanıyorlar.
Gittiği 'yıldızlar ve çiçekler' ülkesinden bir demet türküyle döndü Ahmet 'Hoşçakalın Gözüm' diye. Ne denir. Hoş geldin gözüm Ahmet Kaya! Hoş geldin!

NOT:
Bu yazı Radikal Gazetesinin 7 Temmuz 2001 tarihli sayısından alınmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder